Steje Jobs ( Apple’nin CEO’su ) Reed Üniversitesinde mezuniyet toreninde bir konusma yapti ve bence bu konusma cok anlamli ve Son derece genclerden duyulmasini gereken bir Konusma. Asagida Youtube den ınglizce Videosunu ve asagida da o konusmada gecen kelimeleri yaziyorum.
Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an bu an. Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.
Onun ingilizce Konusmasini YOUTUBE ‘den izleyebilirsiniz, BURDA tiklayin.
İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ama tam anlamıyla okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha orada kaldım. Peki neden okulu bıraktım? Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunlarının evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra beni evlat edinecek çiftin bir kız istediklerinin farkına varmış olmalarıydı. Bir gece yarısı bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra yumuşadı. Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama harcanıyordu. 6 ay sonra, bunun gereksiz olduğunu farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği ve üniversitenin bunu anlamam için nasıl faydalı olacağını konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece ilginç gözüken derslere girebilecektim. Hiç de romantik değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5¢lik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü. Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı. Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı. Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz: cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi. 2. hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili.
Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple’ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına basmak üzereydim. Ardından kovuldum. Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafını tuttu. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Yetişkin hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu benim için büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissettim. Dave Packard ve Bob Noyce ile karşılaştım ve bu kadar kötü batırdığım için özür dilemeyi denedim. Fazla göz önünde bulunan bir başarısızlıktım ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olan olaylar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim. O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. Sonraki 5 sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story’yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde NeXT’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk. Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın buna ihtiyacı vardı. Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurduğunda sakın inancınızı kaybetmeyin. Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe duyduğum sevgi olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız lazım. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu büyük bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır.Ve büyük bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Durulmayın.
3. hikayem ölüm hakkında.
17 yaşındayken, şöyle bir şeyler okumuştum: “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.” Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım. İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan. Bence, insanın öleceğini bilmesi, kaybedecek bir şeyleri olduğunu düşüncesini gözardı etmesinin en iyi yoludur. Zaten savunmasızsınız. Yüreğinizin sesini dinlemememiz için hiçbir neden yok. Bir yıl kadar önce kanser teşhisiyle hastaneye yattım. Sabahın 07.30′unda sonografi çektirdim ve pankreasımda bir tümör olduğu ortaya çıktı. Pankreasın ne işe yaradığını bile bilmiyordum. Doktorlar bana bu kanser türünün tedavisinin pek mümkün olmadığını ve 6 aylık ömrüm kalmış olabileceğini söylediler. Doktorum bana, eve gidip eşyalarımı toparlamamı önerdi, doktorların ‘ölüme hazırlan’ anlamında kullandıkları şifreydi bu. Yani önümüzdeki 10 yıl boyunca çocuklarıma anlatmayı düşündüklerimi, birkaç ay içinde söylemeye çalışmalıydım. Yani ailem ileride güçlük çekmesin diye, işleri yoluna koymalıydım. Yani herkesle vedalaşmalıydım. Bütün gün bu düşünce aklımdan bir an olsun çıkmadı. Akşama doğru biyopsi yapmaya karar verdiler, endoskopi borusunu boğazımdan aşağı salıp, mideme ve bağırsaklarıma kadar uzattılar, pankreasıma bir iğne batırıp, tümörden hücre örnekleri aldılar. Ben anestezinin etkisindeydim, ama eşim yanımdaydı ve bana, hücreleri mikroskop altında inceleyen doktorların sevinçten ağlamaya başladıklarını söyledi. Meğer pankreasımdaki tümör çok ender rastlanılan bir kanser türüymüş ve ameliyatla tedavisi mümkünmüş. Ameliyat oldum ve şimdi iyiyim. Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha ölüme bu denli yaklaşmam. Başımdan böyle bir olay geçtiği için, artık ölümün, gerekli ve yalnızca zihinsel bir olgu olduğunu düşünmüyorum: Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin eninde sonunda başına gelecektir. Şimdiye dek hiç kimse bundan kurtulmayı başaramadı. Öyle de olmak zorunda zaten, çünkü Ölüm hiç kuşkusuz, Hayat’taki en önemli buluş. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu. Zamanınız sınırlı, bu yüzden onu bir başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Dogmanın esiri olmayın - yani başkalarının kararları doğrultusunda yaşamayın. Başkalarının düşüncelerinin iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve her şeyden önemlisi, yüreğinizin ve sezgilerinizin sizi götürdüğü yere gidin. Sadece onlar sizin gerçekte ne yapmak istediğinizi bilirler. Geri kalan her şey önemsizdir. Gençliğimde, bizim neslin kutsal kitaplarından biri sayılan Bütün Dünya Ansiklopedisi adında inanılmaz bir kitap vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından kaleme alınmıştı, yazar kitaba şiirsel bir dokunuş kazandırmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960′lardan kalma, masaüstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu ansiklopedi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, kitap formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Stewart ve ekibi Bütün Dünya Ansiklopedisinin birkaç baskısını yayımladılar ve kitap miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri. Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Açlığınız Dinmesin, Akılsızlığınız Bitmesin (Stay Hungry. Stay Foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Açlığınız Dinmesin, Akılsızlığınız Bitmesin. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, yeni mezun olan sizler için de aynı dilekte bulunuyorum. Açlığınız Dinmesin, Akılsızlığınız Bitmesin İçinde yaşadığınız yalnızca TEK bir an vardır. O da ŞİMDİ. Bu yüzden onu 100% yaşayın!”

Haziran 23rd, 2008 at 19:26
baya ii bea